Istanbul ve Çevresinde Gezilecek Yerler

Istanbul’a taşındıktan üç ya da dört ay sonra hamile olduğumu öğrendim. Benim gibi gezmeyi seven biri için engel değil tabii. Ancak çocukla sanki gezemeyecekmişim gibi her aya gezi planlayıp kısa bir sürede birçok yeri gezdim gördüm. İşte size de fikir verecek İstanbul ve çevresinde gezilecek yerler:

Kırklareli Iğneada Longöz Ormanları ve Dupnisa Mağarası: Türkiye’nin en büyük longöz ormanları burada bulunuyor. Longöz yani subasar ormanları belli mevsimlerde su altında kalan böylece mükemmel manzaraları izlemenize olanak veren flora ve fauna açısından incelemeye ve gezmeye değer yerler. Burada Karadeniz kıyısında balık yiyebilir hatta güneşlenip denize girebilirsiniz. Hem farklı bir bitki örtüsü görmek isteyen hem de deniz turizmi yapmak isteyenler için ideal. İğneada’nın flora ve faunasını daha yakından tanıtan bir ofis de var burada. Longöz ormanlarının içinde irili ufaklı birçok göl var. En büyüklerinden biri olan Mert Gölü’nün çevresini gezdik. Mevsimle de alakalı olabilir internette gördüğüm manzaraları da göremedik kuş da göremedik. Ormanın içlerine giren ve kilometreler süren stabilize yollar var. Ancak hiçbir işaret veya levha konulmamış. Aslında biraz yatırım yapılıp daha ilgi çekici bir yer haline getirilebilir diye düşünüyorum. Sonradan Wikiloc’da yürüyüşçülerin oluşturduğu rotaları gördüm. Benim gibi doğa yürüyüşlerini seviyorsanız bu yolları takip edebililirsiniz. Dupnisa Mağarası’nın olduğu köy İğneada’ya çok yakın değil ancak görülmesi gereken bir mağara. Ben hamile halimle tırmandım ve bir tarafından girip öteki tarafından çıktım. Ayrıca buranın doğası da çok güzel. Bu köyde bir tarihi demir fabrikası varmış. Termik santral yapılmadan bu güzellikleri görmekte fayda var.

Edirne: Kırkpınarı’yla, Karaağacı’yla, Selimiye Camisi’yle ayrı bir yazıyı hak eden bir şehir. Buram buram tarih kokan bu şehir yemek kültürüyle de öne çıkıyor. Yaprak ciğer, badem ezmesi, deva-i miski denemeden gitmeyin. Beni en çok etkileyen Karaağaç manzaralarıyla Sultan II. Bayezit Külliye’si oldu. Müze haline çevirilen tarihi tıp fakültesini sağlıkçı değilseniz dahi mutlaka gezin. Heykellerle o dönemi ve uygulamaları canlandırmışlar. Hastalıklarla nasıl baş etmişler, hastalar nasıl ve nereye yatmış hepsi ayrıntılarla anlatılmış. Bu müze ödül almış ve gerçekten çok iyi tasarlanıp sergilenmiş.

Sarıyer: İstanbul’da; tarihi olsun, parkımsı olsun, alışveriş merkezimsi olsun gezilecek sayısız yer olmasına rağmen merkeze yakın benim gezmeyi sevdiğim güzel bir semt Sarıyer. İşte Sarıyer’in gezilecek ya da en azından benim gezdiğim yerleri.
Garipçe köyü, Rumeli feneri: Kendi yaşadığım İstanbul ilçesini aratmayacak kadar sakin ve sokakları köpek dolu bu şirin köy üçüncü köprünün inşaasıyla popüler olmaya başladı. Yerlilerinden dinlediğimiz kadarıyla zamanında giriş çıkışlar asker tarafından tutulduğu için oralıların büyük zorluklar çektiği bu yer, artık arsa alanın kar edeceği bir yer haline gelmiş. Rumeli Feneri o manzarasıyla nasıl turistik olarak uzun süre popüler olamamış şaşıyorsunuz. Korkunç büyüklükteki dalgaların aşındırdığı bir burunda yemyeşil bir örtünün üstünde tarihi bir kale düşünün. Mistik bir hava… Her an kale duvarlarının arkasından, atının üstünde demir zırhlı bir şövalye fırlayacakmış gibi. Üçüncü köprü ve boğazın Karadeniz’le buluştuğu deniz manzarası eşliğinde bir balık yemeden ayrılmayın sakın.

Emirgan Korusu: Özellikle bahar aylarında koru boyunca uzanan rengarenk laleleri görmeye değer. İyi tarafı, laleler çitle korunmadığı için halka kucak açmış haldeler. Kötü tarafı, halk da onları kucaklamış. Lalelerin içinde fotoğraf çektireceğim derken lalelere can çekiştirmişler. Ağaçlar, tarihi yalılar, suni göller, ördekler, önünde upuzun sıraların olduğu dondurmacılar…

Ve o da ne? Memleketimden düğün ve nişan manzaraları… Çiçeği burnunda nişanlılar, gelinler fotoğraf çektirmeye gelmiş. Gerçekten öyle güzel mihraplar, öyle güzel dekorlar var ki insanı İstanbul’da evlenmediğine pişman ediyorlar.

 

 

Belgrad Ormanları: Mangalda et, közde çay, çayda çıranın en güzel yeri. Sadece piknikçilerin değil yürüyüşçülerin de mekanı. Sık ağaçları çeşit çeşit kuşların eşliğinde hangi yürüyüş yolunu seçeceğini şaşıyor insan. Hem de öyle basit yürüyüş yolları değil. Bentlerin yanından geçip gidiyorsun, akarsuların tepesinden köprülerle geçiyorsun. Sonra tabii ki aldığın kalorileri veriyorsun.

 

 

 

 

Atatürk Arboretumu:

Belgrad Ormanı’nın içinde bir alan. Bir sürü ağaç ve bitki çeşidi var. Çocuğu olanların şöyle bir gezip kozalak toplamalarının çok uygun olduğu bir yer.

 

 

 

 

Rumeli Hisarı:

Tarihi yaşamak isteyenlerin Sarıyer’deki mekanı. Tepelere mutlaka tırmanın ki boğaz manzarasını izleyin. Ben hamile halimle çıktım. Hisarın arka tarafında anfi tiyatro ve küçük bir cami ortama farklı bir hava veriyor.

 

 

 

Rumeli Kavağı:

Her haliyle şirin bir balıkçı köyü olan Rumeli Kavağı’na ismini veren delikli kavağı meydanında bulabilirsiniz. Burada ücretli sahillerde denize de girebilirsiniz. Buradaki boğaz manzaralarını İstanbul’un merkezinde bulamazsınız.

Kilyos: Deniz tatili beklentisiyle gittiğimden belki bir Egeli olarak aradığımı bulamadım. Burada da tıpkı Rumeli Kavağı gibi sahiller kapılmış. Özel şirketler tarafından belli bir ücret karşılığında giriliyor. Deniz fazla dalgalı, zira Karadeniz’in kıyısı.

Şile-Ağva:

Istanbul’un en güzel sayfiye yerlerinden birisi. Karadeniz’de olmasına karşı kıyı kayalarla kapandığı için sakin bir denizi var. Hem de kafanızı kaldırdığınızda restorasyon harikası Sünger Bob kalesini görebilirsiniz. Şile Feneri’ne doğru gittikçe manzara güzelleşiyor. Biraz daha ilerde Ağlayan Kaya var. Küçük bir kayadan akan ince bir su, ismini vermiş buraya. Akdenizi aratmayacak bir sahili var. Şile’den sonra epey yol katedip Ağva’ya gidebilirsiniz. Burası Şile’ye göre çok daha yeşil. Ayrıca deniz ve nehirin birleştiğini görebileceğiniz nadir yerlerden. Nehir kenarında balık yemeden gitmeyin. Ağva’ya gitmişken Kilimli Sahili’ne de uğrayın.

Ballıkayalar:

Gebze’de bir millipark olan Ballıkayalar’ın tabiatı görülmeye değer. Burada bir yürüyüş yolu da bulunuyor. Ama maalesef ben hamile olduğum için kayaların olduğu yerde takıldım. Tırmanamadığım için geri dönmek zorunda kaldım.

 

 

 

Kerpe-Kefken:

Kocaeli’de Nevşehir manzaralarını aratmayacak ama bir taraftan deniz tatili yapmak isteyenler için ideal nadide bir ilçe. Burada dalgalar deniz kenarındaki kayaları oymuş ve volkanik tüfler gibi oluşumlar meydana getirmiş. Kerpe’de beyaz olan bu kayalar Kefken’e gittikçe pembeleşiyor. Hem Kefken merkezde hem de pembe kayalar dedikleri yerde bu oluşumları görmek mümkün. Pembe kayalar o kadar büyük ve şaşırtıcı ki bir anda insan kendini Mars’ta ya da Büyük Kanyon’daymış gibi hissedebiliyor.

Avşa Adası: Bazılarına göre Marmara Denizi’nin en temiz yeri. Şirin bir tatil köyünü andıran bir ada. İstanbul ve Tekirdağ’ın farklı bölgelerinden yola çıkan feribotlarla Marmara Adası’na ve Avşa adası’na ulaşmak mümkün. İstanbul’da Marmara’nın kirli denizinden Karadeniz’in de hırçınlığından bıkanlar için özlenilesi bir denizi var. Denizin dibi pırıl pırıl görünse de ben yüzerken deniz analarıyla boğuştum.

Sapanca: Adapazarı’nın bu şirin ilçesinde doğası ve göl manzaralarıyla İstanbul çevresinde gezilmesi gereken yerlerden biri. İnsan Sapanca içinden geçerken süper lüks villalardan gözünü alamıyor. Bu villaların çoğunluğunun arapların olduğunu öğrenince daha da şaşırıyoruz. Türkiye’den yazlık almak isteyen araplar denize girmek onlara göre caiz olmadığı için buradan villalar almışlar. O yüzden göl kenarında gezerken adım başı araplara rastlamak çok olası. Adapazarı’na gelmeden Maşukiye’ye de uğranabilir. Çok güzel bir doğası olmasına rağmen bu güzel yerlere birçok işletme çökmüş. Tadını çıkarmak isterseniz kahvaltı ya da yemek yemeniz lazım. Merak ederseniz İstanbul’un kar turizminin olduğu Kartepe Mevkii’ne çıkabilirsiniz. Lakin yolda fark edeceğiniz üzere manzara izlemek için bir işletmeye girmeniz zaruri.

Marmara Ereğlisi: Silivri-Tekirdağ arasında şirin bir balıkçı kasabası. Birçok kişi burada denize girse de ben Tekirdağ ve çevresi Marmara kıyılarından pek farkını göremedim. Sahil kenarında bu sefer balık değil bol soslu Tekirdağ köftesini deneyin.

Durusu Gölü: Çatalca’da Karadeniz kıyılarında dört beş kollu bir ahtopota benzer bir göl. Kolların arasında yine bir sürü işletme olsa da fiyatlar aşırı değil ve çok şirin yerler. Daha çok keyfini çıkarmanız için bir yere oturun bir semaver çay sipariş edin ve göle doğru salıncaklara binin. Buranın Karadeniz kenarında Karaburun adlı bir sahil kasabası bulunuyor. Sahiline tehlikeli levhası koymuşlar. Ama tehlike göbek adımız olduğu için levhayı havlu askısı olarak kullanıp sürüler halinde denize giriyoruz.

 

Kastro-Kıyıköy:

Nehir ve Karadeniz’in birleştiği Kastro’da yerleşim yok. Kampa çok uygun bir alan. Oltanızı ve çadırınızı alıp konaklayabilirsiniz. Tekirdağ’ın Karadeniz’e tek kıyısı olan yeri Kastro’nun batısında Kıyıköy bulunuyor. Kastro’dan farklı olarak daha büyük ve yerleşim yeri olan bu köyde yine nehir ve deniz manzaraları nefes kesici. Kamp atmak isteyenler için de birçok yer mevcut. Ayrıca burada bir de mağaraya oyulmuş tarihi bir manastır var.

Polonezköy: Şile’ye giderken yol üstünde olan peri masallarının geçtiği yere benzer şirin bir köy. Bol otel ve restorant bulunuyor. Hemen hemen bütün restorant ve otel polonez tarzı eski evlere kurulmuş. Doğası bir harika. Polonezköy’ün yolları boyunca güzel bir yürüyüş yapabilirsiniz. Mimar Sinan Üniversitesi öğrencilerinin yaptığı heykelleri açık havada ziyaret edebilir ya da cam sanatları müzesindeki eserleri görebilirsiniz. Biraz ileride de hem piknik yapabileceğiniz hem de hayvanat bahçesine gidebileceğiniz bir mekan var. Bir basketbol sahasında bir lamayla karşılaşırsanız şaşırmayın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir